Mersin’in yaylalarında bulabildiğimiz kantaron, Kastamonu’nun-Devrekani ilçesinde yolun kenarındaki tarlalarda da mevcut.
Güzel ülkemizin bir çok yerinde bulunan bu bitkinin bulunduğu yerler hiç söylenmiyor mu.? Ancak; Avrupa da var! Avrupa’lılar kullanıyormuş cümlesini çokça duyuyoruz bu gibi durumlarda. Yöre halkı, kantaron bitkisinin varlığından bile haberdar değil desek yeri var.
Ne yazık ki o bölgede bilinmiyor ve kullanılmıyor. 6 senelik yatalak olan bir hastanın çok sıkıntı çektiğini , bir türlü iyileşmeyen yarasının iyileşmesi için, ne yapılabileceğini bize sordular . Doğal tedavi sürecinde Sarı Kantaron’dan yapılmış yağı,sürmelerini önerdik, hastanın bel kısmında yumruk girecek derecede büyük olan yara 15 gün içinde hemen hemen kapandı!.. İlk kullanıldığı anda iyileşme etkisi başladığından dolayı kaşınır gibi rahatsızlık veriyor kantaron yağı. Ne mutlu ki 10- 15 gün içinde yara kapanıyor. Atalarımız da kılıç yarasını bu otla tedavi ediyorlardı. Hatta savaşa giderken bu otu&yağı yanlarında götürüyorlardı..

Geçmişimizin güzel olan her şeyine sahip olmamız dileğiyle….

Yazar: admin, kategori: GÜNLÜK, TOPLUM. Tarih: 1 Ocak- 2011- 8:09 pm | Yorum yok »

Delfiiin, kızım bana bir bardak su getirir misin?-Ay çok meşgulüm babaanne, Püren’e veya Ildır’a söylesen olmaz mı; hazır elleri değmişken bir bardak da bana getirsinler lütfen!
Bu konuşmadaki tuhaflığı bulunuz bakalım? Bana göre, babaannenin torunundan su istemesidir; bir başkası ise ninesine su götürmek yerine “angarya”yı daha küçük kardeşlerine yıkmaya kalkışan torunu ayıplayacaklardır. Onlardan çok daha küçük bir mutsuz azınlık ise, “Delfin’den isim mi olurmuş ayol, ne günlere kaldık; fesübhanallah!” diye homurdanmakla yetinecek…
Zaman muhabiri Zeynep Kaçmaz güzel bir haber dosyası hazırlamış; aslında dosya değil de uygulamalı sosyoloji semineri de sayabiliriz bu önemli haberi; diyor ki, aileler çocuklarına farklı, eşi-menendi olmayan isim vermeyi önemsemeye başladılar; bazı aileler ise daha kestirmeden giderek, telâffuzu güzel, müzikal değeri yüksek isim arıyorlar. “Farklı isimler, ebeveynlerin ideallerini yansıtıyor”muş; peki, nedir o ideallar acaba?
Birkaç örnek: Oğlan olursa Sonat, Ulaç, Keyhan, Abay, Andaç, Pozan, Berke, Utkan; kız olursa Su, Renk, Bade, İlçim, Delfin, Dirim, Deren, Ceren, Bilun, Ildır, Durul, Erce, Püren, Dilmen, Artun, Belin, İzgi, Beliz, Beste. Bir başka eğilim ise kız-erkek fark etmeden konulabilen isimler: Ada, Ümür, Özgü, Destan, Ilgın, Ogan, Doruk, Doğa, İlter, Bilhan, Vurgun…
Psikologlar bu gidişatı, ailelerin hep istediği ama gerçekleştiremediği idealleri temsil ettiğini söylemişler. Delfin, yunus balığı demek (Bizim memlekette galâtı “Yunis”tir bu kelimenin) “Benim kızım büyüyüp yüzmede olimpiyat şampiyonu olsun inşallah” ise muradımız, eh… Yoksa niçin Batı dillerinden isim alıp evladımıza veririz ki?
Nâçizâne tesbitim şöyledir: Türk toplumunun şöyle-böyle üçte biri hızla lâdinileşiyor, bilerek veya bilmeden seküler hayat tarzını benimsiyorlar ve evlatlarına elbette İslâmî veya dînî isim vermekten hazetmeyeceklerdir. Onları yermek, eleştirmek değil meramım. Başka bir şey söylüyorum: “% 99′u Müslüman toplum” efsânesinin çöküşüdür bu ve pek tabiidir; “Ah sekülerleşiyoruz, ne fenâ!” diye yerinmek gerekmez. Demokratik toplum, “Senin dinin sana, benimki bana” kabulünün öteki adıdır. Dindarlık alâmetlerinden ve uygulamasından hazetmeyen insanların isim konusunda dünya görüşlerine uygun kelimeler seçmesi, bu açıdan su gibi haktır.
Çocuğa isim vermek, bir canlının adını koymak çokça şuur ve sorumluluk gerektiren bir fiil; çocuğun istikbâli için bir dua, niyaz, temennî. Parmak izi, kimlik… Müslüman dünya görüşüne sahip olanlar evlatlarına elbette ki İslâmî hâtıralar, kavramlar, örneklikler ve timsâller getiren isimleri seçerler fakat kulağa hoş geliyor (Saunding well!) diye, müzikal tınısı iyi diye isim konulmaz; “Ay başka kimsede bulunmasın, orijinal olsun” diye “acar” isim aramak da biraz sonradan görmelik oluyor galiba; işin o kısmı, ebeveynler alınmasın ama biraz ayran gönüllülüktür.
Zamanla isimlerin de modası değişir fakat bazı şeylerin özü değişmez. Yazarınız bu mevzuda düpedüz mürtecî veya daha hafif ifâde ile inadına muhafazakâr, inadına gelenekçidir. Kendisine Ahmet adını verenle öğünür meselâ, inanır ki “Ahmetlerde Ahmediyyet olur”.
Kelimelere, manav tablasında tazelik arayan birinin yaklaşımıyla bakamayız (”Marul” kıza mı iyi gider, oğlana mı meselâ?) Doğru kelimeler mücevherdir, zamanla sâkıt olmaz kadr ü kıymetten. Ve bizim yapıp ettiklerimiz has isimleriyle mâlum olur. Medeniyet dediğiniz de, eninde sonunda bir
kelimeler kadrosuna yani lugâte kadar ircâ edilebilir. Dolayısıyla evladımıza ne isim verdiğimiz evvel bizi, sonra evladımızı ilzâm eder; dikkat ve sorumluluk gerektirir. Genç ana-babalar bu kadarını bilsin, sonra yine dilediklerini yapsınlar!
Aklıma gelmişken teklif ediyorum: Medeni kanunumuza, 18 yaşına gelen herkesin, mahkemeye gerek kalmadan bir kereliğine ismini değiştirebilme hakkı konulmalıdır; en azından rüştünü isbat edince çocuğa isminden hoşnud olup olmadığını sormuş oluruz bir bakıma!

t.alkan@zaman.com.tr

20 Kasım 2010, Cumartesi

Yazar: admin, kategori: AİLE. Tarih: 5 Aralık- 2010- 9:46 pm | Yorum yok »

03  Eki
CAMİ ADABI

Camilerde Kurallara Aykırı Uygulama ve Davranışlar

Şüphesiz mescitler, Allah’ındır, onun için Allah’ın yanında başka birine dua ve ibadet etmeyin.”(Cin, 18)

Ayette iki hususa dikkat çekilmektedir. Biri, “mescitlerin Allah’a ait olması” diğeri ise “Allah’tan başka hiç kimseye kulluk edilmemesidir.”

I. Mescitler Allah’a Aittir

Ayette geçen “mesâcid” kelimesi “mescid” veya “mesced” kelimesinin çoğuludur. “S-c-d” kökünden türeyen “mescid” ibadet edilen mekân demektir, kural dışı olarak “esire” olmuştur. “Mesced” kelimesi ise “secde” veya “secde etme yeri” veya “secde uzvu” anlamında bir isimdir. Kelime her üç anlamı ile kulluğun zirvesini dile getirmekte, secdenin, secde mekânlarının ve secde uzuvlarının Allah’a ait olduğunu ifade etmektedir.

- “Mescitler” kelimesini “secdeler” anlamına aldığımız zaman “mescitler Allah’ındır” cümlesi secdeler sadece Allah’a aittir, sadece O’na yapılır anlamına gelir. Allah’tan başka her hangi bir varlığa secde etmek şirk yani Allah’a ortak koşmaktır. İnsanın yaratılış gayesi olan “kulluk” görevinin zirvesi “namaz”, namazın zirvesi de “secde”dir.

“Mescitler” kelimesini “secde edilen yerler” anlamına aldığımız zaman “mescitler Allah’ındır” cümlesi; yeryüzünü Allah yaratmıştır, dolayısıyla hem ibadet için yapılmış özel mekânlarda/camilerde hem de yeryüzünün tamamında Allah’tan başkasına secde etmeyin, kullukta bulunmayın demek olur.

Peygamberimiz, “Nerede namaz vakti olursa orada namaz kıl, orası mescittir.” (Müslim, Mesacid, 1); “Yeryüzü benim için temiz ve mescit kılındı. Bu itibarla bir insan nerede namaz vakti olursa orada namazı kılar.” (Müslim, Mesacid, 3) buyurmuştur. Mescitlerin Allah’a ait olduğunun bildirilmesi sadece Allah’a ibadet edilmesi gerektiğini ve bu mekânların değerini ifade eder.
“Mescitler” kelimesini “secde uzuvları” anlamına aldığımız zaman “mescitler Allah’ındır” cümlesi; secde uzuvlarını Allah yaratmıştır, bu uzuvlar, Allah’ın rızasına uygun kullanılmalı, secde uzuvları ile sadece Allah’a secde edilmelidir anlamına gelir. Secde uzuvları “Yedi uzuv üzerine secde ile emrolundum.” (Müslim, Salât, 230) hadisinde açıklandığı üzere alın-burun, iki el, iki diz ve iki ayaktır. Secdede yere temas eden uzuvlar bunlardır.

Allah’ın verdiği bu organlarla O’ndan başkasına secde edilmemesi emredilmiş olmaktadır. (bk. Yazır, IX, 5408)

Ayet bize namaz ibadetini, özellikle namazın zirvesi olan secdeyi, secde yapılan mekânların ve Allah’a kulluğun önemini ve kulluğun Allah için yapılması gerektiğini ifade etmektedir.

Mescitler/camiler; Müslümanın hayatında vazgeçilmez mekânlardır, okunan hutbe ve yapılan vaazlarıyla bir mekteptir, kılınan namazları ve yapılan dualarıyla bir mabettir. Müslüman, bayram ve cuma namazlarını zorunlu olarak, günlük namazlarını ise mümkün olduğu kadar camilerde kılar. Çünkü namazları camilerde cemaatle kılmak, imanın alâmeti, İslâm’ın şiarıdır.

“Kişinin cemaat ile kıldığı namazı evinde veya çarşıda kıldığı namazdan 25 derece daha faziletlidir. Bu fazilet şu şekilde gerçekleşir: Biriniz güzelce abdest alır, sırf namaz kılmak için camiye gelirse camiye varıncaya kadar attığı her adım için
bir sevap verilir ve bir günahı silinir. Camiye girdiği zaman namaz için beklediği sürece namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Melekler bu kimseye dua edeler. Kimseye eziyet etmediği ve abdestli olduğu sürece; ‘Allah’ım! Bu kulunu bağışla, ona merhamet et ve tövbesini kabul et’ derler.” (Ebû Dâvûd, Salât, 49, I, 378; Müslim, Mesâcid, 282, I, 462)

Cemaat olmak, insan kalabalığı değil bir bilinç ve irade eylemidir, Peygamberimizin belirlediği kurallara uymayı ve belirli bir disiplini gerektirir. Ülkemiz camilerinde saf düzeni, temizlik, ezanı dinleme, vaaz ve namazların kılınması ile ilgili bazı hatalar işlenmektedir. Bunlardan bazılarını şöyle dile getirebiliriz:

1. SAF DÜZENİ:

Peygamberimiz (s.a.s.), saf düzenini en önde erkekler, onun arkasına ergenlik çağına gelmeyen erkek çocukları, onların arkasına da kadınlar olacak şekilde düzenlemiştir. (Müslim, Salât, 132) İmama uyacak kişi sadece bir erkek ise imamın sağına durur. Soluna ve arkasına durmak sünnete aykırı olduğu için mekruhtur. İmama uyanlar birden çok iseler imamın arkasına dururlar. Ön saf dolunca ikinci saf oluşturulur. Ön safta yer varken ikinci safa durulmaz. Ön safta namaz kılmanın sevabını peygamberimiz şöyle açıklamıştır:

“İnsanlar ezan okumanın ve ilk safta yer almanın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kur’a çekmekten başka yol bulamazlardı.” (Müslim, Salât, 129; Buhârî, Ezan, 9, 32)

Caminin önlerinde yer varken arka taraflarda saf tutmak mekruhtur. Bazı camilerde imamın arkasında bir iki saf tutuluyor, müezzin ve birkaç kişi de müezzin mahfilinde saf tutuyor. Bu, kesinlikle sünnete ve cami adabına aykırıdır. Saflar sağ omuz ve ayak hizasına göre ayarlanmalı ve düzgün tutulmalıdır. (Ebû Dâvûd, Salât, 94) Peygamberimiz (s.a.s.); “Saflarınızı düzgün tutunuz, çünkü safların düzgün olması namazın kemalindendir.” (Ebû Dâvud, Salât, 94) sözleriyle saf düzeni konusunda cemaati uyarmıştır. Bu itibarla Müslüman, camiye sağ ayağı ile besmele ve dua ile girer, caminin arka taraflarına değil boşsa ön safa, ön saf dolu ise boş olan safa oturur, ön safa geçmek için insanların üzerinden atlamaz, camide özel bir yer edinmez. (İbn Mâce, Salât, 200)
2. VAAZ VE EZAN:
Camilerde vaaz, camilerin eğitim ve öğretim mekânı olmasını sağlayan çok önemli bir faaliyet ve peygamberimizin sünnetidir. Ezan ise imana, tevhide, namaza ve manevî kurtuluşa çağrıdır, sünnet-i hüda ve İslâm’ın şiarıdır. Dolayısıyla vaaza da ezana da saygı gösterilmesi ve her ikisini sükûnetle dinlemek gerekir.

Ezana saygı; ezanın meşru oluşunu, içerdiği anlamı ve dindeki yeri ve önemini kabul etmek, okunan ezana katılmak ve çağrıya icabet etmekle gerçekleşir. Ezana katılmak yani müezzinin okuduğu ezan cümlelerini aynen tekrar etmek peygamberimizin emridir: “Ezanı duyduğunuz zaman siz de müezzinin dediğini söyleyiniz.” (Müslim, Salât, 10) Hadiste geçen “söyleyin” emrini yerine getirmenin farz veya sünnet oluşu konusunda müçtehitler ihtilâf etmişlerdir. Hanefî bilginler ile bir grup Malikî bilgine göre emir, vücup içindir, yani farzdır. Şafiî ve Hanbelî fakihleri ile bir grup Malikî fakihe göre emir nedp içindir yani sünnettir. Emrin hükmü, ister farz olsun ister sünnet olsun, ezanı duyan her Müslüman namaz kılma gibi bir mazereti yoksa müezzine katılır ve ezanın bitiminde ezan duasını okur. Dolayısıyla ezan okunurken Kur’an okunmaz, vaaz edilmez, selâm verilip alınmaz, konuşulmaz, müzik çalınmaz. Özellikle camilerde vaizlerin; cemaatin ezana katılmalarına fırsat vermek ve kendileri de ezana katılarak örnek olmak için ezan başlamadan vaaza son vermeleri, ezan okunurken vaaz etmemeleri, imam-hatiplerin de aynı şekilde okudukları Kur’an’a ezan başlamadan önce son vermeleri
gerekir.

Bu, ezana saygının, peygamberin sünnetine uymanın gereğidir. Bu hassasiyeti göstermemek, ezana saygıyı ihlâl eder. Bütün Müslümanların özellikle cami görevlilerinin ezana saygı gösterilmesini sağlamak için gereken titizliği göstermeleri gerekir. Bunun için müezzinlerin ezanı çok güzel bir eda ile okumaları, ses cihazının ayarını çok iyi yapmaları; vaizlerin de vaazı ezan başlamadan sonlandırıp cemaatin ezana katılmalarına fırsat vermeleri gerekir. Ezan okunurken vaaz yapılması hiç uygun olmamaktadır.Bazı camilerde müezzinler, müezzinlik görevini icra ederken ses cihazını gereğinden fazla açmakta ve gerçekten yüksek ses, insanları rahatsız etmektedir. Bu konuda gereken hassasiyet gösterilmelidir.
3. NAMAZIN KILINIŞI:

Camilerde namazın kılınışı ile ilgili bazı hatalar yapılmaktadır. Bunlardan bir kısmı şunlardır:

a) Tadil-i erkân

Tadil-i erkân, namazın her bir rüknünü yerli yerinde ve peygamberimizin öğrettiği şekilde yapmaktır. Tadil-i erkân şu şekilde yerine getirilir:

- Ayakta dimdik durmak, sağa ve sola meyletmemek,

- Rükûda sırt ve baş düz bir satıh oluşturacak şekilde eğilip en az üç defa sübhâne Rabbiye’l-azîm diyecek kadar beklemek (tuma’nîne),

- Rükûdan doğrulup, secdeye varmadan önce sübhâne Rabbiye’l-azîm diyecek kadar kıyam vaziyetinde kalmak (kavme),

- Secdede en az üç defa sübhâne Rabbiye’l-a’lâ diyecek kadar kalmak,

- İki secde arasında sübhâne Rabbiye’l-a’lâ diyecek kadar beklemek (celse).

Tadil-i erkân, Hanefî mezhebinden Ebu Yusuf’a ve diğer üç mezhebe göre farz; Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre ise vaciptir. Bazı cemaat, özellikle kavme ve celseyi yerine getirmeden namaz kılmakta, dolayısıyla tadil-i erkâna uymamaktadır. Mazeretsiz tadil-i erkâna uyulmaması halinde namazın iadesi gerekir. Peygamberimiz tadil-i erkâna uymadan namaz kılan bir sahabîye namazı yeniden kıldırmıştır. (Müslim, Salât, 45) Bu itibarla namazın rükünlerine ve özellikle tadil-i erkâna özen gösterilmesi, görevlilerin cemaati bu konuda uyarması gerekir.

b) Kıyamda iki ayak arasındaki mesafe

Bazı cemaat kıyamda iken iki ayak arasındaki mesafeyi çok geniş tutmaktadır. Hâlbuki kıyamda iken ayakların arasını Hanefilere göre “dört parmak”, Şafiîlere göre “bir karış” kadar açık bulundurmak sünnettir. Bu sünnete riayet edilmelidir.

c) Secdede ayakların konumu

Dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da secdede ayak parmaklarının kıbleye çevrilmesidir. Bazı cemaat secde halinde iken, ayak parmaklarının üst kısmını yere koymaktadır. Hâlbuki peygamberimiz secdede iken ayak parmaklarının kıbleye çevrilmesini emretmiş (Müslim, Salât, 229) ve “Yedi kemik (uzuv) üzerine secde etmekle emrolundum. (Bunlar); alın (eli ile burnuna işaret etti), eller, dizler ve ayak uçlarıdır.” buyurmuştur. (Müslim, Salât, 230) Dolayısıyla secdede eller, dizler ve ayak parmakları kıbleye yönelmeli, özellikle iki ayağın parmakları kıbleye çevrik ve yerle temas hâlinde tutulmalı ve yerden kaldırılmamalıdır. Bu uygulama secdenin geçerli olmasının şartıdır. Ayağın üstünün secde için yere konulması yeterli olmaz, çünkü ayağın ve parmakların üst kısmı secde organı değildir. (Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm, s. 226; İslâm Mecmuası Yayınları, İstanbul, 1986; İlmihal, I, 247, TDV Yayınları, Ankara, 2004)

d) Oturuşlarda ayakların konumu

Bazı cemaat oturuşlarda sağ ayağın parmaklarını kıbleye çevirip dikmemektedir. Hâlbuki erkeklerin sol ayaklarını yere yayıp üzerine oturmaları ve sağ ayak parmaklarını kıbleye gelecek şekilde dikmeleri sünnettir. Bu sünnete riayet edilmelidir.

e) Kıraat

Bazı cemaat, kıraati yanındaki duyacak kadar sesli okumaktadır. Hâlbuki tek başına namaz kılarken öğle ve ikindi namazları ile gündüz kılınan nafile namazlarda gizli/sessiz okumak vaciptir. Vacip bilerek terk edilirse namazın iadesi, hata ile terk edilse “sehiv/yanılma secdesi” gerekir. Gizli okumanın ölçüsü, sadece kişinin kendisinin duyabileceği kadar kısık bir sesle okumaktır. Sabah, akşam ve yatsı namazları ile gece kılacağı nafile namazlarda kişi serbesttir; isterse sesli, isterse kendi duyacağı bir sesle okuyabilir. Ancak camide bu uygun değildir, çünkü yanındaki namaz kılanı rahatsız eder, namazda kıraatini zorlaştırır.
f) Hasta ve engellilerin namazı

Son zamanlarda camilerde tabure ve sandalyeler çoğalmaya başladı. Bir Müslüman bir hastalığı veya bir engeli sebebiyle namazını ayakta kılamıyorsa oturduğu yerden kılar, oturduğu yerden de kılamıyorsa yatarak ima ile kılar. Ayaklarını kıbleye uzatarak veya istediği bir şekilde oturup namazını kılabiliyorsa tabure veya sandalyede namaz kılamaz. Engeli ve özrü nedeniyle hiçbir şekilde oturması mümkün değilse o zaman sandalyede kılınabilir. (bk. Buhârî, Taksir, 19; Ebû Dâvûd, Salât, 179)
4. TEMİZLİK

Camiye giderken temiz giysiler giymek, sarımsak, ter, çorap, sigara ve benzeri kötü kokulardan temizlenmiş olmak cami adabının gereğidir. A’râf suresinin camiye temiz ve güzel elbise ile gidilmesini emreden 31. ayeti ile sarımsak-soğan gibi kokulu bir şey yiyen kimsenin camiye gelmemesi ile ilgili hadisler (Müslim, Mesâcid, 72) bu adabın gereğini ifade etmektedir. Peygamberimiz camilerin temiz tutulmasını ve bakılmasını emretmiştir. (Tirmizî, Cuma, 65; Ahmed, VI, 279)

Yeryüzünün cennet bahçeleri olan camilerin (Tirmizî, Deavât, 82) içi, dışı ve çevresinin temizliği, bakımı, düzeni, bahçesinin çiçeklendirilip ağaçlandırılması, şadırvanı ve tuvaletlerinin bakım ve temizliği kadar camiye gelenlerin; giysilerinin ve çoraplarının temiz olması ve pis koku bulunmaması da önemlidir. Özellikle çorap temizliğine azamı dikkat etmek gerekir. Kirli çoraplar halıları kirlettiği ve kötü koku oluşmasına sebep olduğu gibi bu yüzden bir kısım cemaatin camiden uzaklaşmasına da sebep olmaktadır. Çünkü halılar görünüşte temiz olsa da hijyen sağlanamamakta, halılara çorap-ayak kokusu sinmektedir. Bazı cemaat camiye yalın ayak gelmektedir. Bu da doğru değildir. Çıplak ve özellikle ıslak ayaklar varsa halılara mantar mikrobunun bulaşmasına sebep olmaktadır. Bu sebeple camiye mutlaka temiz çoraplarla gelinmelidir. Ter kokusu ve sigara kokusu ile camiye gelinmesi de doğru değildir. Çünkü ter ve sigara kokusu camide insanları rahatsız etmektedir.

Eskiden cami halıları birkaç yılda bir yıkanırdı. Son yıllarda camiler tek tip halı ile döşenmeye başlandı. Bu halılar süpürülüp temizlense bile yıkanamadığı için hijyenik olmamaktadır. Sağlık ve temizlik açısından camileri bir bütün olarak kaplayan halılar yerine yıkanabilir halılar ile döşemek daha iyidir.

5. LEVHALAR

Bazı camilerin iç duvarlarına pek çok levha takılmış, camiler âdeta bir sergi salonu haline getirilmiştir. Bu doğru değildir, camilerin sade olması esastır, sadece Allah, Muhammed ve cihar-ı yâri güzinin isimleri yazılı levhalar takılabilir, aşırılıktan kaçınmak gerekir. Camilerin kıble duvarlarına saat takılması, çalar saat bulunması da namazın huşuunu ihlâl etmektedir. Onun için camilerde çalar saat bulundurulmamalı, pilli veya kurmalı saatler yan duvarlara takılmalıdır.

6. CEP TELEFONLARI

Cep telefonları camilere teknolojinin getirdiği bir sıkıntıdır. Telefonunu açık tutan bir kısım cemaatin telefonu çalmakta, namaz kılanları rahatsız etmekte ve namazın huşuunu ihlâl etmektedir. Telefonları kapatmasak bile mutlaka sessizse almalı ve bunu bir görev bilmeliyiz. Unutulur da telefon çalarsa “amel-i kesir” olmayacak şekilde bir tek eylemle telefon kapatılabilir. Bu şekildeki bir hareket mekruh olur ancak namazı bozmaz, “amel-i kesir” olursa namaz bozulur.

7. ÇOCUKLAR
Bazı cemaat camiye gelen çocukları azarlamaktadır. Bu kesinlikle doğru bir davranış değildir. Azarlamak bir yana çocukları sevmek, takdir ve teşvik etmek gerekir. Çocuklar camilere gelmeli ve cemaate alışmalı ki ileride camiler cemaatsiz kalmasın.
II. ALLAH’TAN BAŞKA KİMSEYE KULLUK EDİLMEMELİDİR

Mekkeli müşrikler, hem Allah’a hem de elleriyle yaptıkları ve ilah dedikleri putlara; Yahudi ve Hristiyan ise Üzeyir ve İsa Peygamberi ilâh kabul edip Allah ile birlikte bunlara da kulluk ediyorlardı. Yüce Allah, bu ayetle Müslümanları uyardı ve sadece Allah’a kulluk etmelerini, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi O’na ortak koşmamalarını emretti. Ayetteki “lâ ted’û” dua etmeyin, yalvarmayın, yardım istemeyin, ibadet etmeyin, kullukta bulunmayın demektir.

Sonuç olarak; “Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O halde, Allah’ın yanında hiç kimseye kulluk etmeyin” anlamındaki ayet; secdelerin ve her türlü ibadetin Allah için yapılması, secde mekânlarının ve secde uzuvlarının Allah’ın emri istikametinde kullanılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu itibarla namazı, namazın zirvesi olan secdeyi ve diğer ibadetleri Allah için ve peygamberin öğrettiği şekilde yerine getirmek, ibadet mekânlarında Peygamberin belirlediği kurallara uymak dinî bir görevdir.

Doç. Dr. İsmail Karagöz

Diyanet İşleri Başkanlığı İç Denetçisi

Not: Bu yazı, Camiler ve Din Görevlileri haftası dolayısıyla Diyanet Aylık Dergi Ekim 2008 sayısında bilgilendirme amacıyla alınmıştır.

CAMİLER VE DİN GÖREVLİLERİ HAFTASI KUTLU OLSUN!…..

Yazar: admin, kategori: AİLE. Tarih: 3 Ekim- 2010- 6:44 pm | Yorum yok »

Birgün bir kasaba da dürüm satan bir adam varmış. Kendi işini yapar helelinden rızkını temin etmeye çalışırmış. O kasabaya yine rızkını temin etmek için gelen biçerdöver işletmecisi bir delikanlı varmış. Gün gelmiş ,ay gelmiş , yaz gelmiş, biçerdöverci yine iş yapmak için o kasabada işe başlamış. Tabiî ki gurbet var, aç kalmak var ,Delikanlı bu durumlarda dürümcünün yanına gider karnını doyurur, parayı sonra veririm der işine gidermiş. Bir yaz boyu ara ara yemeğini yemiş 180 tl ücretini vermeden de ayrılmış o kasabadan.
Sonraki sene hasat sezonu gelmeden biçercinin yolu düşmüş dürümcünün kasabasına . Olacak ya dürümcü borçluyu orada görür görmez varmış yanına.
Biçerciye demiş ki : Geçen yıl yediğiniz yemeklerin parasını niye ödemeden gittiniz?
Biçerci: ‘’Yaa konuşma bee. amma çok uzattın alacağın kadar konuş, hem de benim sona borcum morcum yok ’’. diye karşılık vermiş.
Dürümcü ise madem öyle benim alacağımın olmadığını söylüyorsun. Halbuki ben sana sadece borcunu niye ödemediğini sormak istemiştim. öyle diyorsan benimde senden alacağım olmasın parayı istemiyorum demiş. (Benim paramı vermeden kasabamızın merasından daha öteye gidemez) diye de aklından geçirmiş. ” Ben bu işi Allaha havale ediyorum. Allah bu işe razı olmaz” demiş ve ayrılmışlar
Biçerci arabasına binip hareket ediyor, meranın hizasına geldiklerinde trafik ekipleri tarafından yapılan uygulamaya denk geliyor , 130 tl ceza alıyor. Biçerci hemen geri dönüp dürümcüyü buluyor: ‘’Bana başka şeyler söyleseydin daha kötü olabilirdim borcumu ödeyip öyle gideceğim , yoksa mamleketime sağ olarak dönemeyeceğim şu borcumu ne olur al ’’ demiş.
Dürümcü de demiş ki: Benim aklımdan uçurumdan uçacağınız geçiyordu ama trafik cezası sizi kurtarmış . Dönüp gelebildiniz borcunuzu ödediniz demiş…
BORÇSUZ VE HUZURLU BİR HAYAT YAŞANILMASI DİLEĞİYLE…..

Yazar: admin, kategori: GÜNLÜK. Tarih: 7 Ocak- 2010- 10:28 pm | Yorum yok »

02  Oca
mevlevihaneden

Kötü havalarda insan dosta aç olur.
Bir araya gelse,dost dosta ilaç olur.
Bahçede güller tek tek bir şeye benzemez.
Öbek öbek olunca bahara tac olur.

Sözün altın değerinde olsa da senin
Eylemlerin kötüyse beş para etmezsin.
Değeri eğerinden daha düşük atla ,
Hiç belli olmaz nereye gideceğin.

Ney ustası kamışlıktan bir kamış kesti.
Dokuz delik deldi iş ademe hevesti.
Neyzen dudağı değdi feryat etti ney,
Söyleten dudak değil ondaki nefesti.

Kaba giysi giymekle sofi olunur mu?
Hoşbeş dinlemekle mürşitlik oluşur mu?
Gönül şehvetten hiddetten arık olmalı,
Sofilikle kin gütmek birlikte olurmu?

Yazar: admin, kategori: AİLE. Tarih: 2 Ocak- 2010- 12:42 pm | 1 Yorum »

26  Kas
KURBAN BAYRAMI

Mübarek kurban bayramınızı tebrik eder, bayramın ; kalbinize genişlik, yuvanıza huzur
ailenize mutluluk getirmesini temenni ederiz. daha nice güzel günlere kavuşmak dileğiyle…

Yazar: admin, kategori: AİLE. Tarih: 26 Kasım- 2009- 7:19 pm | Yorum yok »

15  Eki
FARK ETMEK

Yüzeysel yaşamak, günübirlik ve günü kurtaracak işleyişle yuvarlanıp giderken, üstelik iyi bir gidiş içinde olduğum zannı içinde olmak, galiba ilk basamak olmalı. Bunun için mi varım ben? Bu kadarcık mı bendeki hikmetin görüntüsü. Olamaz ve olmamalıydı. Amacını bilmeden yürüyenin, nereye gittiğini bilmeden adım atıp duranın, güzel ve ulvî bir yerlere rastlaması ne kadar mümkünse, işte bu gidişle iyi bir seviye yakalama ihtimali de o denli zayıf bence. Zamanın kimsenin hatırını saymadan alıp başını gitmesi, bir saniyenin bile sizin ricanızla hatta yalvarmanızla yanınızda fazladan kalması mümkün görünmüyorsa, ve benim “hoşça kalın” deme zamanım ne zaman bunu bilmiyorsam, acele etmenin hatta hızlıca acele etmenin vakti geçiyor bile.

En yukarılara çıkmak mümükünken, en diplerde kuytu bir nefeslik hayatmiş gibi dehlizde yaşamak, Allah’ımızın “Sana verdiğim fırsatları niçin görüpte yakalamadın, ben seni en iyi olabilecek bir kapasitede yaratmıştım, sen en düşüğünü seçtin” demesi o zamanki pişmanlığımın anlamsızlığına şahit olacak. O gün gelmeden; fakir sofralarında iftar ederek, ekmeğimizi aşımızı dökmeyecek şekilde ayarlayarak, konuşabileceğimiz halde susup gönül kırmadan günü kurtarabilerek, gece gündüz duyarak düşünerek ibadet ederek, samimiyetle af dileyip, af edeceğine gönülden inanarak ve yarattıklarına saygı duyarak bu hayatı yaşamanın, basamaklar anlamına geldiğini bilenler biliyormuş. İnsanı merkeze alarak, onu koruyarak, onun iyiliği için çalışıp hayrına sevinerek mesafeler katediliyormuş. Yürek olmadan sadece beyin taşımak insan olmaya yetmiyormuş.

Ağlamayı unutmadan ve acıya duyarlı, doğru yaşamanın kılı kırk yaran hassasiyeti ile, utanmayı ve edebi daima gözümüzün önünden ayırmamak gerekiyormuş. Acı söz taşları ile, karşımızdakinin kafasını gözünü yarıp ta “ben halâ duyarlıyım, Peygamberimi çok çok seviyorum, ibadetlerimi hamdolsun yapıyorum, tabiidir ki Allah’ımdan korkuyorum” deyip çok sevdiğimizi söylediklerimizin yapma dediklerine kulak tıkayarak sevgi olmayacağını bilmek gerekiyormuş. Bedel ödemeden, hakını vermeden, onun istediği gibi olmadan sevgi olmuyormuş. Sevgimiz adına sıkıntı çekmeyi, yokluğa mahrumiyete katlanmayı bilmek ve bunu hayata yaymak gerekiyormuş.

Dilimizin kötü sözlerini ayıklayacak bir zihin filtresi takmamız gerekiyormuş, kırmamaya çalışmak ve doğrulukta ve adalette kararlı olmak için dua ve kesintisiz gayret gerekiyormuş, yukarılara tırmanabilmek için. Velhasıl, diğer gerekenlerin yanında, insan olmaya ve kalmaya çalışmak ve böyleleri ile birlikte olmak ve vicdanımızın pasını silip sesini açacak ayet desteğimizin ve resul örneğimizin her daim yanımızda ve gönlümüzde olması gerekiyormuş. Dualarımın ayyuka çıkması ve doğruluk özleminin yüreğimi kavurması gerekiyormuş.Yürek dolusu yaşamalıymışım. Ancak böyle tırmanılırmış basamaklar.

Ya Rab’bim, niyetimi halis, dularımı makbul, dileğimi hayırlı ve rızana gidecek yolları sevimli ve kolay kıl. Senin şanına uygun yaşamamı sağlayacak şeyleri nasip et ve benim bunu kesintisiz talep etmemi ihtiyacım eyle, cümle ile birlikte. Rab’bim, rızanı sevdamız eyle ne olur, rızanı sevdamız eyle….

Saliha Erdim

Yazar: admin, kategori: AİLE. Tarih: 15 Ekim- 2009- 7:59 am | Yorum yok »

SİZLERLE AVUSTRALYALI BİR GENCİN İSLAMI NASIL BULDUĞUNUN HABERİNİ PAYLAŞMAK İSTEDİK. İŞTE LİNK ADRESİ. http://video.google.com/videoplay?docid=8662070021240830848&hl=tr
Bu haberin doğruluğundan öte olaylar karşısında bizler olsaydık ne gibi bir davranış sergilerdik bir düşünelim istedik. Herşey gönlünüzce olsun.

Yazar: admin, kategori: AİLE. Tarih: 27 Mart- 2009- 3:28 pm | 1 Yorum »

İnsan hayatı öyle farklı boyutlarda seyrediyor ki düzenli olduğunu sandığımız hayatımızı bir anda karmakarışık bir halde bulabiliyoruz. Böylesine süprizleri daha az yaşamak için düzen içerisinde yaşamanın gerekliliklerini yerine getirmemiz gerekmektedir.
Düzenli bir hayat bizden neler ister? Eğitim, hoşgörü ,sevgi , sabır, anlamak, bunlardan birkaç tanesi…
Evlenmeden önce kişiye düşen görev nedir? Kişi kendisine geldiği zaman , yani aklıselim olarak düşünmeye başladığında kendisini önce tanıması gerekir. Kendini tanımak için de bir ilim gerekir.Ne ilmidir bu ilim? Toplumun iyi bir üyesi ailenin değerli bir ferdi olmasını bilmekle başlar. Bu hal nasıl yaşanır? Daha önce anne ve babasından yada çevresinden almış olduğu eğitim ile olur. Görülüyor ki iyi bir fert olmak soylu bir aileden gelmekle daha kolay oluyor.Soylu bir aile üyesi olabilmek için biraz emek harcanmış olması gerekiyor. Bu emek ; kendimiz için , evladımız için belki de sonrasında bize olmasa da başkasına faydası dokunacak olan , başkaları tarafından verilmiş bir emeğin karşılığıdır .
Buna göre daha ne yapılmalı ? Eğer okul eğitimimiz tamamlanmış ise hayat eğitimi dediğimiz sosyal ve kültürel açıdan yeni bir eğitime başlamalıyız. Önce kişiliğimizi tanımalı. Daha sonra kişiliğimize göre profil çizip o çizgi doğrultusunda yuva kuracağımız kimseler ile konuşup görüşerek aile hayatımıza yön vermeye başlamalıyız. (devam edecek)

Yazar: admin, kategori: AİLE. Tarih: 14 Mart- 2009- 8:40 am | Yorum yok »

08  Ara
TEBRİK

MÜBAREK KURBAN BAYRAMANIZI TEBRİK EDER, KALBİNİZİN HUZURLU, AİLENİZİN MUTLU OLMASI DİLEĞİYLE DAHA NİCE BAYRAMLARA BERABERCE KAVUŞMAMIZI RABBİMİZDEN NİYAZ EDERİZ.

Yazar: admin, kategori: AİLE. Tarih: 8 Aralık- 2008- 9:10 am | Yorum yok »

« Önceki sayfa